Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla..
Rahman bizi kuşatmış ve Rahim bizi seçmiştir. Onun için çok çalışıp candan hizmet etmek şarttır, gereklidir. Bu hizmet onun Rahman’ı ve Rahim’iyle olmakla mükelleftir. Biz tasavvuf ehli olarak, tasavvufa önem vermiş canlar olarak ve dostlarımızla birlikte O’nun Rahman ve Rahim kuşatması ile güzelliklere vesile olmamız gerekir ki bu güzellikler daima O’nun varlığından yani hakikatinden olsun.
Biliniz ki; kul Hakk’ın makamında halifedir, O’nun halifesidir.
Biliniz ki; Allah insanı Rahman üzere yaratmıştır.
Biliniz ki; Cenâb-ı Hakk insanları bir koruyucu kalkan gibi korumaya almıştır. Yaratılışın üzerine Rahim’dir.
Biliniz ki; Hakk Bir’i ikide gizleyerek ferasetini kuluna vermiştir, iki görünmesi Bir’in gizlenmesidir. Cenab-ı Hakk sizi iki ile perdeledi.
Biliniz ki; dairenin yarısından dönen felekten size görünen bir parça vardır. Âlemin merkezi yarımın bir ucundan diğer ucuna kadar olan çizginin ortasıdır.
Biliniz ki; bu görünendir ve diğer yarım ise size görünmez. Çizgi görünen, ortasındaki nokta ise görünmeyendir.
Biliniz ki; burası sırların bağışlandığı mahaldir, bölünemez. Ancak bu noktadan görünmeyen bir derinliğe doğru bilinebilir.
Biliniz ki; bilgi bilene ilişir. Bilgi irade ve kudret ile bilene ilişir. Böylece irade edilenin mevcudu ve kudrete muhatap edilenin varlığı zuhura gelir. İrade ve kudret O’nundur yani Hakk’ındır, bilinmeyendir, bilinene ilişmesi Rahman’dır.
Biliniz ki; Hakk bu hakikati harflerden nûna vermiştir. Nûn cismânîdir, nefsin maddesidir. Akıl, ruh ve fiilin varlığıdır.
Biliniz ki; ortaya çıkan, görünen ve meydana gelen her şey nûnun içinde meydana gelmektedir.
Biliniz ki; O, harflerin her birine hakikatler yükledi. Yükleyici yalnız ve yalnızca Cenâb-ı Hakk’tır. Hakk harflerin her birine kendi varlığından, kendi hakikatinden hakikatler yükler.
Bugün yani “Anda yaşayan Kur’an yok.” Dendiği zaman bu, “Hakikat yok.” Anlamına gelir, burdan bu anlam çıkar. “Hakikat yok.” Demenin anlamı “Varlık yok.” Demektir. Peki, biz O’nun varlığı ile yaşamıyor muyuz ki anda hakikat ve yaşayan Kur’an olmasın? İşte bu düşünce gaflettir. O’nun nefesi yani ilâhi üfleyişi, O’nun hakikati insanoğlu var olduğu müddetçe anbean var olacaktır. Bundan dolayıdır ki “O’nun hakikati yoktur.” Demek gafletle bütünleşen bir sözdür. Varlığına sınır olmayan O’nun âlemleri Bir’in sonsuzca uzamasından meydana gelir.İnsan, aslını inkâr edemez. “Yaşayan Kur’an yok.” Demek aslını inkâr ve kendini reddir. İnsanın nefesi var oldukça Kur’an’ın varlığı yani Kur’an’ın tevhid varlığı her dem insan vücudunda, bir insanın varlığında hakikatini gösterir.
“Yaşayan Kur’an yok.” Diyen gafiller, “Ben varım, sen yoksun.” Manasını çıkarmış olurlar. Peki, tevhid bunun neresinde? Hakikat ve uyanış devri ancak Allah’ın seçtiği temiz kullarının safiyetlikleriyle ve onların kurbiyetiyle diriliğe geçer. Bunun için Allah kendisine ezelden temizlediği kullarını seçer. Temizlediği kulları üzerinden hakikatini sunar, gösterir. Varlık, hakikat varlığı oradan vücud eylenir. Ezelden temizlediği kulları seçtiği gibi insanların yanlışlıklarını, hatalarını onların vücudunda temizler. Yakîn olan dostlukların varlıklarında temizler. Onların safiyetinden geçenler ancak hakiki sevmenin manasına bürünebilirler. Bu hikmet sahibi kulların göğüsleri yarılır. Onu gören gözler görür.
Cenab-ı Hakk onları doğrudan kendi eliyle kurb eder, kudret eliyle. O yüzden onların daima sancıları vardır. O kulların, o yakîn olan kulların, O’nun varlığı ile temizlenmiş kulların daima sancıları vardır. Çünkü temizlik ve özellikle topluluğun temizliği kolay değildir. Bu temizlik için Cenab-ı Hakk bir deyimle torpil geçmez. Piramidin en üstündeki ve en altındaki kişi hatasız ve tertemiz olmak zorundadır. İnşiraha maruz kalanlar, inşirah ile muamele edilenler katalizör görevi yaparlar yani onlar simyacı gibidirler, kömürü alır elmas haline getirirler ve bunu ateşle yaparlar yani yanma ile. Dolayısıyla ateş onlarda daimdir. Tutuşturabildikleri kadar gönül tutuştururlar, bunu dilerler. Sadece dilekleri gönül yakmak, varlığını göstermektir. O nedenle onlar bilirler ki her zorluğun arkasından bir kolaylık vardır.
Hakikat titre gelmez.
Her insan bu âleme neden geldiğini hayatı boyunca hiç değilse bir kere olsun mutlaka tefekkür etmiştir. Kişinin nereden gelip nereye gittiğini bilmemesi o nedenle bu soruyu hayatının en mühim meselesi haline getirir. İnsan var olduğu sürece bu sorunun cevapları ve anahtarları ellerinde olan bilge zâtlar da var olacaktır. Hakikat bu dünya âleminin varlığının sebebidir. Hakikat Hakk’ın, Ahadiyet’inden kesret âlemine felek felek nüzûl edip maddeye düşmesidir ve bu madde âleminin tezahür sebebidir. İnsanoğlu bu gerçek ile her an yaşamaktadır. Bu gerçek olmasaydı bizler var olamazdık. Yaşayan Kur’an; Mushaf’ın içindeki Kur’an’ın, Kur’an’ın içindeki Furkan’ın, Furkan’ın içindeki Ümmü’l Kitâb’ın, Ümmü’l Kitâb’ın içindeki Levh-i Mahfuz’un manalarını Allah’ın ilmi ile marifet-i ilahi ile bilen hakikat sahibi demektir.
Başka bir ifadeyle bilge kişi olarak adlandırabileceğimiz bu şahsiyetler bugün var olmasa bu fani dünya âlemi de var olamaz. Çünkü onların hayy olan nefeslerinin rahmeti feleklerin çarkını döndüren döngünün ta kendisidir. İllâ ki bilim adamı olmak gerekmiyor bu hakikati haiz olabilmek için. Kemâlat üniversite sıralarında tahsil edilmiyor. Etiket ya da titre gelmez hakikat. Hakikat içtenlik, samimiyet, tevazu ve insaniyet ister. Titr sahibi olan üniversitede hocalarının tekelinde ya da tasarrufunda olamayacak kadar geniş bir gerçeklik olan hakikat, tasavvuf kavramı içine dahi hapsedilemez. Tasavvuf bu hakikati kesb edebilme yöntemidir. Behemehâl pratiklik, uygulanabilirlik ve hareketlilik ister. Kitâbî bilgi ile, kuru külliyat ile, söyleşi programlarında ve röportaj sayfalarında konuşularak elde edilecek ya da dağıtılacak bir ilim katiyetle değildir.
Hakikat marifete tabidir, marifet ise aşka tabidir. Aşk ise tevazua tabidir. Tevazu da samimiyet ve doğallığa tabidir. Bunların hepsinin içinde yanma vardır, yakacak olan ateş vardır. Ateş insanı baştan aşağıya sarmadıkça hakikat zuhur etmez. Saatlerce konuşabilirsiniz fakat gönülleri tutuşturamazsınız. Gönülleri ancak ve ancak “Yaşayan Kur’an’lar” tutuşturabilir. Eğer bugün bazı topluluklarda canlılık, dostluk, samimiyet ve dahi içtenlik tahakkuk ediyorsa orada mutlaka bir “Yaşayan Kur’an” vardır.
Ânın içinde yaşam varsa, onun içindeki nefes varsa, onun üfleyişi yani alıp verdiğimiz nefes varsa O’nun hakikati de mutlaka vardır. O hakikat işte o “Yaşayan Kur’an”dır. Hakikati alıp da “Yaşayan Kur’an yok.” Derseniz kendi varlığınızla ters düşmüş olursunuz. Bir sürü hayranlıkla dinleyen samimi insanı da yalan yanlış düşüncelere ve yönlere sevk edersiniz. Bu samimi kişilerin akıbetleri hüsran olur. Ya onların vebali? Bu, dünyaya Hakk’ın onlara emaneti ile teşrif eden insana bir zulümdür. Bu devirde de “Yaşayan Kur’an”lar vardır ve hep var olacaktır. Olmasaydı var olamazdık zaten. O’nun hakikatiyle bu nefesler alınıyor. O’nun üfleyişiyle, hakikat varlığının üfleyişiyle biz kullar, biz insanlar nefes alabiliyoruz. Şayet hakikati yani “Yaşayan Kur’an”ın varlığı alınmış olsa nefes sona ererdi. Nefesin sona ermesi insanlığın sona ermesi, varlığın sona ermesi demektir vücud anlamında. Nefes sona erer mi? “Peki bunu nasıl mı biliyoruz?” diye merak edip soracak olursanız, her şey bilgi ile değildir. Hakikat hal iledir, hal eylemek gerekir, hal edinmek elzemdir. O nedenle varlık sahibi olan erenler derler ki, “Ben ol da gör.”