Dost ve dostluk o nedenle çok önemlidir yani yakinlik. Hakk’a olan yakinlik, O’nun hakikat varlığına olan yakinlik bundan dolayı çok ama çok önemlidir. Dost olanlar halden anlarlar. Hâlin varlığından, içsel varlığından kâl eylerler, söz ederler, kitâbî söz eylemezler, kitâbî bilgi ile konuşmazlar. Gönül varlığı, âlemlerin varlığı, hakikatin varlığı üzerine o hal içinde kâl ederler. Dost emanet edilenin hakikatini kemâl etmiş yani “Ruh Rabb’imin emrindedir.” İsra/85 âyetinde söylendiği gibi ilminin hakikatini kendini kurb ederek hatmetmiş, O’nun hakikatini marifet eyleyerek yolu merkezden yürümüş bir zattır Dost..
O nedenle nâr yani ateş ve ondan doğan nûru müşahede etmiş bir hilâldir; yeryüzünde nizâmın ahengini ve dengenin ölçüsünü ilm-i irfani hal ile bilendir. O’nun varlığı bu cihetten hareketle merkezi bilir Dost..
Ve kimleri yanına alıp arkaya bırakmaması gerektiğini kudret-i ilahi ile bilir Dost;
O’nun varlığıyla, O’nun hakikatiyle, hakikat varlığıyla yanına ilm-i marifetten, gönülden doğanı alarak ölüm ve varoluş yani doğuş hakikatinin ilmi ile doğu ve batının manalarını bilen Dost;
O doğuyu hâl etmeden batıdan konuşan, içi dolu olmayan kâl edenlerin gerçeğini, hakikatini bilir. Doğunun ilmini hatmetmeden konuşanlar “Çok biliriz.” derler. Oysaki bildikleri sadece ve sadece kâldir. Ancak çok çok azdır bildikleri.
Bir de o feraset sahipleri, Allah varlığının hayy taşıyıcıları vardır ki onlar görür fakat kâlden söz etmezler, kâl eylemezler. İnsanların arasına karışan Allah Dost’unun nazarı eşyanın hakikatiyle, basar ile görünen ve görünmeyen her şeyi görür. O basiret sahipleri ihtiyaçsız vasfıyla giydirildiği onun herhangi bir marifetini izhar etmeye, göstermeye ya da gösteriş yapmaya katiyetle ihtiyaçları yoktur. Onun varlığı Allah ile kâim olduğu için Allah’tan gayrı hiç bir şeye ihtiyaçları yoktur. Kerameti bir doğallık, doğruluk ile gören basireti ona herhangi bir sıfat yüklemez. Çünkü bunun Hakk (cc)’ın marifeti olduğunu bilirler. Bütün marifet Hakk’ın varlığındadır, Hakk’ın hakikatindedir. O nedenle eşsizdir Allah dostlarının hakikat varlığı. Eşsiz olduğu içindir ki onlar için aya yemin edilir; aya yemin olsun ki bulamazsın doğunun gözle görülmeyen noktasının en derininden kaynayarak ve kabuk atarak çıkan onun surete gelişinin o müjdesini verir. Kim verir? Hakk’ın varlığıyla Dost’lar verir. Defaatle uyarılır insanoğlu, her zaman uyarıya açıktır ve açık olması gerekir.
Ne gibi bir uyarı? Siz O’na inanın ve inanmayanlardan olmayın. İnanmayanların bâtının manası karşısında dediklerini dinleyin ve nasıl da bilgisiz olduklarını görün. Nasıl da bilgisiz olduklarını Dost varlığı size gösterir. İnanmayanların bâtının manası hakkında dediklerini dinlememek gerekir, Dost’ların varlığı dışındakini dinlememek gerekir. Dost yönlendiricidir. Dost uyarıcıdır. Dost’un hakikat bağlamında başka bir görevi, başka bir konumu katiyetle yoktur. Zorlayıcı değildir, Dost’un varlığı sadece ve sadece uyarıcı ve yönlendirici olmasıdır. İnsana farz olan kulak kirlerini temizleyip can kulağını açmaktır. Dost kelâmı insanın kulaklarının kirini temizler. Can kulağının konumunu varlığını açtırır. Çünkü Dost yani Furkan olan neler söyler?
Hâline bakıp da şükretmeyenin hâlden söz etmesi papağanın konuşması gibidir. Taklitten öteye gidemeyenlerin peşinden gidişiniz size mubah değildir.
Biliniz ki taklidin yanına onu çıkartmamak gerekir. Hakk yani Allah, değerini anlamayanların ona yanaşmalarından razı değildir. Dost varlığı hassasiyet üzerine vücut eylenmiştir. O, hassasiyetin devamlı korunmasını diler Cenab-ı Hakk. Yanından gelip geçerken kibrinden onu görmeyenlerden o varlığı uzak tutmak yani hakikat varlığını uzak tutmak bir nevi farzdır.
Biliniz ki çiçeğin hakikisinin yanında yapma olanlara rağbet gösteremeyiz, kimler? Dost olanlar..
Biliniz ki ancak samimi olanlarını ve candan bir selâm ile yaklaşanları bu yakinliğe erişirler.
Ve Allah Hayy’dır, canlıdır ve her daim o canlılığı yakin olan kulları üzerinde nüfuz ettirir. Hakikat sonsuz bir varoluştur. İlm-i hakikat bir değildir. Bir’inin manası çoktur, Bir’den çokluk olur ama Tek’likten olmaz.
Biliniz ki Bir bölünmeyen tamdır. Bir’in olması bir baştır. Bir’den sonra gelenler Bir olduğu için vardır. Görüp gördüğünüz ne varsa Bir’in tekrarıdır.
Biliniz ki Hakk hem Bir hem de Bir’den öncesidir. Biliniz ki yokluk, varlıktır; O’nun varlığıdır. Biliniz ki yokluktan da öncesi vardır.
Biliniz ki yokluk O’nun tam da varlığıdır. Herkesin kendine ait hakikati vardır. Herkeste bir hakikat vardır ve bu hakikat herkesin kendindeki Bir’idir, işaret parmağından başka Bir’inin olmadığı gibi.
Hakikatler kitaptan öğrenilmez ama kitapta olan hakikatler insana yol gösterir. Örneğin Niyazi Mısrî hazretlerinin sözleri kendine mahsustur. Çünkü onlar ilmi, kendi ilm-i ledünlerinden almışlardır; kendi ilm-i ledünlerinden, kendi iç varlıklarından çıkarmışlardır. Yunus’un sözlerine dikkat etmemiz bize yol göstermesi içindir yani bir sözün içinde ne buyruluyor? Düşüncelerimizden gönlümüze inişimizin yol gösterişidir işte o sözler, o ilm-i hakikat sözleri. Veliyullahın o sözleri düşüncelerimizden gönlümüze inişimizin yol göstericisidir. Onlar hakikaten kendilerindeki Hakk’ın tasarrufunu farklı anlatımlarla izhar etmişlerdir. Zâtî varlığıyla mutlak yokluk olarak isimlendirilen Hakk’ın ezelî olan varlığının ise künhüne vâkıf olabilen hiçbir zat olmamıştır, olamaz.
Efendimiz (sav) Ahadiyet’in hemen altındaki dokuzuncu kat olan âlemdedir. Onun da altında Bekâbillah mertebesine ulaşabilmiş O’nun yani Hakk’ın emin olduğu kulları vardır. Sekizinci kat olan bu mertebe Hakk Azimüşşan’ın isim ve sıfatlarını kendinde müşahede eden ve ilm-i ledünden sırlar devşirenler bulunur. 7. kat olan, 7 kudretten doğmuş olan O’nun kullarının Cenab-ı Hakk’ta, Cenab-ı Hakk’ın varlığında fenâ bularak bekâya erdikleri bir mertebedir. Farka gelmiş Hakk’ın kulları, O’nun kulları bu mertebede O’ndan yani Hakk’tan duyar; Hakk’tan görür; Hakk’tan, O’nun varlığından, hakikatinden konuşurlar. Bütün ilm-i hakikat da Nûr-u Muhammedî’ de toplanır. Tek’lik O’nun vücudunda, O’nun ruhundadır; O’ndadır; Muhammed’in hakikatindedir. Çünkü Allah’ın varlığı önce Nûr-u Muhammedî’de zuhur etmiştir. Allah’ın Tek’liği Nûr-u Muhammedî’dir. Aşağıya doğru inildikçe çokluk oluşur.
Nûr-u Muhammedî’de dörtlü dönüş vardır. Hakk hakikatini Habib’ine sundu en Sevgili’sine, en yakin olana, yakinlerin de yakini olan Habib’ine sundu. Hakikat sadece O’na yani Hakk’a mahsus olmakla birlikte Habibi de marifetiyle tarik eyleyip vücud eyledi, bize aşikâr eyledi. Şeriat kıldı, vücud eyledi, dış eyledi. Şimdi bize dıştan içe yol eylemeye, marifet kılıp hakikate dönmeye uyanış gereklidir. Tek gayemiz tarikin gerçek manası hakikate yönelmektir, hakikat yolculuğu eyleyebilmektir. İşte o hakikate doğru olan marifeti yani yol marifetini sergileyebilmek, yönelebilmek, yürüyebilmektir.
Ne muazzam bir hakikat, her şeyin öyle kolayca hemen birden bire olmayacağı ve seferin bir tevekkül sebat ve yürüyüş olduğunu anlatan ledün ilminin hakikati. Her şeyden önce yürümek ve durmaksızın yürümek gerekir. İşte tarikat gerçek manada dışsal bir yürüyüş değil, tarik üzerine içsel bir yürüyüştür. Düşünceden gönle, gönülden ruha bir akış, bir yolculuğa çıkıştır. Her şeyden önce yürümek ve durmaksızın yürümek, yürümek, yürümek gerekir. Bu yürüyüşte Hakk Azimüşşan senin düşüncene bakar.
Cenab-ı Hakk düşünce istikametine bakar, düşüncenin safiyetine, samimiyetine ve temizliğine bakar ki hal düşüncede başlar, düşüncenin varlığı ile giydirilir. Çünkü Hakk saf ve temiz olanı seçer. Temizlik O’nun varlığı ile olacak bir temizliktir. Saflık, hakikatte O’ndan başka hiçbir şey istememektir. Saflık, safiyet sadece ve sadece O’nu dilemek, O’nun hakikatini dilemektir. Saf olan ağırlıklarından kolayca kurtulur, yük masiva yüküdür. Affedecek olan O’nun varlığıdır, O’nun hakikatıdır. O hakikat varlığı giydirildikçe biz zahiri varlığımızdan kurtulmuş oluruz, yüklerden hafiflemiş oluruz. Bundan dolayıdır ki saflık hakikatte O’ndan başka hiç bir şey istememektir. Safiyet içinde olanın üzerinden yük olacak unsurlar kolayca gider. Çünkü onun Hakk’tan başka hiç bir şeye ihtiyacı olmayan, yakîn olan kulları O’ndan başka hiç bir şey istemez, O’nun hakikat varlığından başka bir şey istemezler. Vermek o nedenle kolaylaşır işte o safiyet içinde olana; verir de verir, çünkü verenin Hakk olduğunu bilir. Kendisinde bir şey yoktur. Çünkü kişi bilir ki kendisi de O’nundur, O’ndandır, O’nun varlığındandır, O’nun hakikatindendir. Azalmak o nedenle doğaldır onun için samimi olana, o saf olana. Ama ve lâkin illaki samimiyet gereklidir.
Samimiyet söz ile olmaz. Samimiyet o safiyet düşüncesine bürünüp o hale yönelmekle olur. Samimi olan O’nun meydanına hakikat meydanına kolayca girer. Samimi olanın korkusu yoktur. Hakk Dost’tan emin adımlarla ilerler ve cesaret mihmanı olur onların. İşte meydana ayak basanlar ama samimiyetle ayak basanlar anlarlar ve bilirler ki bu meydan ancak ve ancak can pazarıdır. Candan olan bir pazardır, canı pazara sergileyen bir pazardır. Ama korkmazlar yine de çekinmezler. Çünkü samimiyetleri onlara bir ateş bahşeder. İşte bu ateştir aşkı alevlendiren, canı heyecanlandıran. Can varlığını heyecanlandıran, hasreti körükleyen ve cismini yandıran, yakan. Bu yanış içinden, içeriden o en derininden gelir ve bu yanışı hisseden kişi Muhammed Mustafa’yı önündeki canlı delilde diri diri görür. Dost yanan kişi için baştan ayağa Muhammed kesilir. Dili daima Muhammed der, her zerreden Muhammed kokusu gelir. Can, Dost’taki bu Muhammedî manayı keşfettikçe gayri şerbet şerbet meveddet içer. O öyle bir şerbettir ki bir ânı ömürlere bedeldir bu şerbetin. Takâti kalmaz âşığın masivaya, hiç bir şeyi gözü görmez hakikatten başka. O daima “Dost Muhammed” der.
“Nimetin içindeki cemâli bul ve gördüğün bir Allah’a inan.” sözü burada mutlak kendini vücuda eyletir ki görmediğine iman gördüğüne inanmaktır. O halde muhabbet tesis etmek her şeyden evlâdır.
Biliniz ki Muhammed (sav)’i an, her an an onun varlığını an; anarken ne dediğini bilerek an; sözün ne diyor, düşüncen ne diyor, iç âlemin ne diyor, ne istiyor, ne hissediyor. Bunu bilerek an.
Biliniz ki Hakk’ın Habib’i Allah’ın en sevdiği, en değer verdiği sana her an seslenmektedir ki Allah’ın varlığı onun ruhaniyeti üzerinedir, onun varlığındadır.
Biliniz ki Hakk’tır seninle konuşan, bak bir Dost yüzüne. Siz Muhammed’i gökte ararsınız. Gökteki bir Muhammed’den izin beklersiniz. Muhammed olmasaydı feleklerin içindeki dönüşü nasıl olacaktı? Muhammed herkesin içinde hazır ve nazır beklemektedir. O yakin olan Sevgili, o Dost olan Sevgili. Muhammed içimizdeki o içinin de içinin de içindeki o noktadadır, o gönlün en hassas noktasındadır. Oraya nazar eyleyeceksin ve o noktada uyanacaksın, o noktayı uyandıracaksın. O yani Hakk, içinizdeki o noktayı anda canlı canlı ve yanış ile hissedişiniz sizin Dost ile muhabbetinizi ne derece canlandırabildiğinize bağlıdır. İşte sıcaklık ve samimiyet budur, Hakk’ın varlığıdır. Alvarlı Efe hazretlerinin dediği gibi; “Muhabbet şemsi doğmuşken ne lâzım mihr ile mâhe” İşte bu muhabbet güneşi.
Biliniz ki feleklerin içindeki dönüşü Muhammed olmasaydı nasıl olacaktı? İçimizdeki felekleri döndüren; O’nun canlılığını, Hakk’ın canlılığını, Hakk’ın hayylığını dirilten Dost’un hakikat güneşidir. Bunun adı muhabbetullahtır. Allah’ın muhabbet beslemesidir, Hakk’ın muhabbet beslemesidir. O yüzden meydana canını pazarlayanın işi söz ile değildir, kâl ile değildir. Samimiyet söz ile olmaz, hâl ile vücut bulmak gerekir. Düşünce ile bütünleşmek, düşüncede Hakk varlığını tezahür ettirmek gerekir. Sıcaklık lazımdır insana.
Biliniz ki; içinden gelen bir şiddetli istek ile harekete geçirdiğin cemâl arzusu seni O’nun kapısına mıhlar. Bu hal sende bir ateş olur ki Hakk bu tutuşmayı ister, Allah bu tutuşmayı ister. Gerisi bir kuru sözdür. Onun için varsa yoksa her şey Dost, Dost, Dost’tur. Onun varlığı Dost varlığıdır, hakikat varlığı Dost’undan zuhur eden varlıktır.
O ‘nun için dost olalım, dost kalalım, dostlarla her daim olalım inşallah. Çok çok teşekkür ederiz, Hakk razı olsun sizlerden. Birliğimiz, beraberliğimiz daima dostane olsun. Dostluklarınızın kuvvetleşmesi ve genişlemesi için Hakk’ın niyazı içinde olalım inşallah. Akşam şerifleriniz hayrolsun inşallah. Hayırlar feth olsun canlar, canlarınıza can katılsın. İnşallah yâ hû hû hû..