KELEBEĞİN ETKİSİ

Erol Erbiçer
Tarih Şubat 20, 2018, 1:35 am
9 mins

Kelebek, hem bilimsel kuramlar için hem edebî anlatımlarda hem de tasavvufî örneklemelerin en nârin unsurudur.

Kelebek etkisi deyince hemen aklımıza küçük ve önemsenmeyebilecek kadar küçük etkilerin beklenmedik ve önlenemeyecek kadar büyük sonuçlara yol açması ile ilgili teori aklımıza gelir. Edward Norton Lorenz isimli bilim adamının, hava durumu tahminleri ile ilgili matematiksel hesaplamaların üzerine yaptığı çalışmalarda keşfettiği bir neden sonuç ilişkisi olarak ortaya çıkmış kelebek etkisi… Küçük matematiksel farklılıklar, olasılık matematiği açısından büyük farklılıklar oluşturmuş bu çalışmalarda. Ve meşhur sözü “Amazon Ormanları’nda bir kelebeğin kanat çırpması, dünyanın diğer ucunda fırtına kopmasına neden olabilir.” Kelebek gibi nârin bir canlının edebî benzetme yöntemiyle basit kanat çırpışını uzak diyarlarda büyük fırtınalar estirebileceği dilden dile dolaşır olmuş.

Bireysel açıdan da düşündüğümüzde de bize örneklik teşkil edebilecek bir durumdur aslında bu. Bizler zorluklar karşısında çabucak yılmayıp, özümüzden gelen Kadîr kudrete dayanıp, sabredip, sebât gösterip, tevekül edip mücadelemizde devam edersek, cehd edersek önemsizmiş gibi görünen küçük katkılar muazzam güzelliklere vesile olacaktır.

Küçük bir nefes olarak bizim kıymetimizin ne kadar da değerli olabileceğine örnektir bu teori. Aynı zamanda küçük etkilerin toplamının bir’lik içinde ve tam uyum ile hareket etmesiyle etkili ve güzel sonuçlar elde edeceğine de işaret etmektedir.

Kelebeğin kahraman oluşu sadece bu bilimsel teorilerde değil edebî alanda da ezelden beri süre gelmiş. Üstelik sadece edebi anlatımlar açısından değil tasavvuf edebiyatı bağlamında mânâ ilimlerinin güzel bir teşbih unsuru olarak da kullanılmış kelebek öğesi. Hem ince ve hassas oluşu hem de düzensiz uçuşu sebebi ile hürriyeti temsil etmiştir. Bir de menzili ateş olan sevdâ yolculuklarının kahramanı olarak seçilmiş bir kelebek cinsi olan pervâne.

Rengarenk kanatları olan türlerinden basit ve sade olan pervaneye kadar hassasiyetin, güzelliğin, hürriyetin ve aşkın timsâli oluvermiş..

Bilimsel açıdan pervânenin neden ateşe yada ışığa tanımsız bir istekle uçtuğu hala net olarak açıklanamamış. Örneğin farklı ışık dala boylarına olan eğilimi, yol bulmak için ışığı takip etmesi, fıtrat açısından biyolojik yapısının ışığa duyarlı olması gibi bir çok sebep öne sürülmüştür.

Tasavvufî açıdan ise hakîkî mânâsına tam da uyan bir benzetme, pervânenin öz’üne dair en uygun açıklama olarak yerini almıştır; pervânenin “şem”e (muma) olan aşkı…

Pervanenin maşuğu olan şem’ (mum) iki önemli metafor içermekte:

Biri anlamıyla şem’, hasret ateşinin körüklediği iştiyak hâlinin mestanlığa, müptelâlığa dönüşmesiyle aşk oduna yanışıdır. Engelsizce, fütursuzca, var’ı yoğu ateşten sevgilisi olan pervânenin sevgiliye rücû edişini betimleyen aşk-ı ilâhînin ateşidir. Pervâne öyle dümdür de gitmez Sevgili’ye. Döne döne, raks ede ede, düğün gecesindeki gibi gider…

Pervâne örnektir herbirimize;

“Nûr’lanmaya hazır bir kelebek gibi öylece beklemeli hazırda âşık..bir bakışla uçmaya hazır bir ateşle sevmeli..” Sühendan Erdin Hanımefendi

“Nurun, ışığın önünde oynamayı, sıçramayı, dönüp dolaşmayı zerrelerden; yiğitlikte bulunmayı, korkmadan kendini ateşe atıp yanmayı da pervaneden öğren!” (M. Celâleddin Rûmî, Divan-ı Kebir, c.IV. 974.b)

Diğeri ise nur-u ilâhînin temsili olan ışık kaynağı oluşu, bilginin velhasılı ilâhî bilginin, ilmî bilginin, ilm-i ledünün merkezine doğru tüm düşüncelerin ve bu düşüncelerin sahibi olan cânın akışı, iştiyâkıdır. Nûr, tasavvufî mânâ da çoğu zaman aydınlığı, bilmeyi, idrâki temsil etmiştir. Yüce Kur’an’da Nûr Sûresi 35’te Allah buyuruyor ki;

“Allah, göklerin ve yerin nûrudur. O’nun nûrunun temsili, içinde lamba bulunan bir kandillik gibidir. O lamba kristal bir fanus içindedir; o fanus da sanki inciye benzer bir yıldız gibidir ki, doğuya da, batıya da nisbet edilemeyen mübarek bir ağaçtan, yani zeytinden (çıkan yağdan) tutuşturulur. Onun yağı, neredeyse, kendisine ateş değmese dahi ışık verir. (Bu,) nûr üstüne nûrdur. Allah dilediği kimseyi nûruna eriştirir. Allah insanlara (işte böyle) temsiller getirir. Allah her şeyi bilir.” (24/Nûr: 35)

Bilgi, aydınlanma ve idrak deyince de kaynaktan bu bilginin muhabbet ile alınışı ve akışı gelmektedir. (Sühendan Erdin Hanımefendi’nin bir muhabbetinden alıntı…)

Dolayısıyla bir etkileşim, bir teslim olma, bir talepkâr olma hâli ile muhabbete iştigâl söz konusudur.

Kelebek deyince akla gelen bir başka benzetme unsuru ise “dönüşümdür (metaformoz)”.. Larva hâlinden tırtıl olarak yaşama başlayan canlı, can’lılığını devam ettirebilmek için “yeşil”den gıdalanır. Beslene beslene kendi özünden gelen “bağ”lar ile kendisine yuva oluşturur. Kendi içinde bulur aradığını… Belirli bir süre yalnız kaldıktan (halvet) sonra oluşturduğu yuvası olan kozayı çatlatarak hayy’ata gelir.

“İpek böceğinin gelişimini yakından izleme fırsatımız olsa orada ne büyük bir hakikatin zuhur etmekte olduğunu görürüz. Bir ipek böceği kelebek olup uçuncaya kadar yedi kere kılıf değiştirmektedir. En son da kozasını delerek kelebek halinde uçmaktadır.

İnsan da her zerreyi kendinde bulmak zorundadır. Bunu yapabilmek için de kendinden çıkıp kendini bulmaya mecburdur, tıpkı ipek böceği gibi. O yolculuğunun başında sadece bir böcekti ve uçmayı bilmiyordu fakat tam yedi kere kılıf değiştirdikten sonra asli varlığına, muhteşem bir kelebeğe dönüştü ve uçma kabiliyeti kazandı.

Tüm Kâinat insanı anlatmakta ama velev ki bakmasını bilene..” Sühendan Erdin Hanımefendi (2014)

Kelebek “ben neyim ki” deyip geçmemiş, cehd etmiş, cân olmuş hürriyet kazanmış.. Hem de sevmiş, sevmiş, çok sevmiş… Bu hâli sevdâya, aşka dönüşmüş..Cânını Sevgili’nin şevkâtli kucağına nârin kanatlarıyla bırakıvermiş. Ân’da, bir başka zaman ve mekânda, uçanların Yâr’i, küllerinden doğan Anka olarak vücuda gelebilmek için kendini vermiş….

 

Muhabbetle…

Yorumlar

  • (not be published)